|
Her İsrailli, soyunun Sina dağında Tevrat’ı aldığından beri varlığını sürdüren Yahudi halkına dayandığını bilir. Bu mite göre, Yahudiler Mısır’dan kaçarak Vaadedilmiş Topraklar’a yerleştiler ve burada kurulan Davud ve Süleyman’ın muhteşem krallıkları daha sonra Yahuda ve İsrail’in krallıklarına bölündü. İki kere sürgün edildiler: M.Ö. 6. yüzyılda ilk tapınağın yıkılmasından sonra, ve M.S. 70 yılında ikincisinin yıkılışından sonra.
Oradan oraya dolaşmakla geçen 2000 yıl boyunca Yahudiler Yemen, Fas, İspanya, Almanya, Polonya ve Rusya’nın içlerine gittiler. Ama, hikayeye göre, bu dağınık cemaatler arasında her zaman kan bağlarını korumayı başarabildiler. Eşsiz kimliklerinden asla ödün vermediler.
19. yüzyılın sonunda şartlar, onların tekrar atalarının topraklarına geri dönmelerine imkan vermeye başladı. Nazi soykırımı olmasaydı bile, milyonlarca Yahudi 20 yüzyıllık hayallerini gerçekleştirerek Eretz İsrail’ine, yani kutsal kitapta kendilerine gösterilen İsrail topraklarına geri döneceklerdi. Bakir bir ülke olan Filistin ilk sakinlerinin geri dönüp onu tekrar canlandırmasını bekliyordu. Filistin burada hiç bir geçmişi olmayan ve buraya sadece tesadüf eseri gelmiş olan Arap azınlığa değil, Yahudilere aitti. Bu gezgin halkın kendi topraklarını yeniden fethettiği savaşlar adil savaşlardı; yerel nüfusun şiddetli muhalefeti ise suç teşkil ediyordu.
Yahudi tarihininin bu yorumu, hayal gücü yüksek, yetenekli tarihçilerin Yahudi halkına dair bugüne uzanan bir soyağacı inşa etmek için Yahudi ve Hıristiyanların dini hafızasının hala canlı kalan unsurlarını bu amaçla kullanmaları sonucu gelişti. Museviliğin üretken tarihyazımı pek çok farklı yaklaşımı içinde barındırıyor.
Ama bu zamana kadar bunlardan hiçbiri 19. yüzyıl sonlarıyla 20. yüzyıl başlarında geliştirilen temel kavramları sorgulamadı. Doğrusal bir geçmişi yansıtan bu resmi tehdit edebilecek keşifler marjinalleştirildi. Ulusal otorite bu baskın hikayeden herhangi bir sapmayı ya da bunun çelişkili olduğunu reddetti. İsrail’de genel tarih olarak bilinen tarihi öğretenlerden farklı olarak, tamamiyle “Yahudi halkının tarihi”ni araştırmaya hasredilmiş olan üniversite bölümleri bu seçici yaklaşıma önemli bir katkı sağladılar. Yahudiliği neyin oluşturduğuna dair bir tartışmanın bariz yasal sonuçları var, ama tarihçiler bunu görmezden geldiler: Bu soruyla ilgilendiklerinde de verdikleri cevap, soyu 2000 yıl önce sürgün edilmiş olan halka dayanan herkesin Yahudi olduğudur.
Bunun yanında, bu resmi tarih araştırmacıları 1980’lerin sonlarında “yeni tarihçiler” tarafından başlatılan tartışmaya da katılmadılar. Bu kamusal tartışmada yer alan sınırlı sayıda katılımcı diğer disiplinlerden ya da akademi-dışı çevrelerden geliyordu: Sosyologlar, şarkiyatçılar, dilbilimciler, coğrafyacılar, siyaset bilimciler, edebiyat bölümlerindeki akademisyenler ve arkeologlar Yahudi ve Siyonist tarihine yeni bakış açıları geliştirdiler. Yahudi tarihi bölümleri geçmişten devraldıkları düşüncelere sadık kalarak savunmacı ve muhafazakar bir konumda kaldılar. Son 60 yılda ulusal tarih alanında çok az önemli gelişme yaşansa da (ki bu durum kısa vadede değişecek gibi görünmüyor), ortaya çıkan gerçekler her dürüst tarihçiyi bazı temel sorularla karşı karşıya getiriyor.
Kurucu Mitler Sarsılıyor
Kitab-ı Mukaddes tarihsel bir metin midir? Eserlerini 19.yüzyılın ilk yarısında yayınlayan İsaak Markus Jost (1793-1860) ve Leopold Zunz (1794-1886) gibi ilk çağdaş Yahudi tarihçiler böyle düşünmüyorlardı. Onlar Eski Ahit’i ilk tapınağın yıkılmasından sonraki Yahudi dini cemaatlerinin inançlarını yansıtan teolojik bir kitap olarak görüyorlardı. Ancak yüzyılın ikinci yarısıyla birlikte Heinrich Graetz (1817-91) ve diğerleri Kitab-ı Mukaddes’e “ulusal” bir yaklaşım geliştirerek İbrahim’in Kenan’a yolculuğunu, Mısır’dan kaçışı ve Davud ve Süleyman’ın birleşik krallıklarını özgün bir ulusal tarihe dönüştürdüler. Sürekli tekrar yoluyla, Siyonist tarihçiler daha sonraki yıllarda Kitab-ı Mukaddes hakkındaki bu “gerçekleri” ulusal eğitimin temeli haline getirdiler.
Ama 1980’li yıllar boyunca bu kurucu mitler bir depremle sarsıldı. “Yeni arkeoloji” tarafından yapılan keşifler M.Ö. 13. yüzyılda büyük bir sürgün yaşandığına dair anlatıları şüpheye düşürdüler. Musa İbranileri Mısır’dan Kutsal Topraklar’a götürmüş olamazdı, çünkü o zamanlar Kutsal Topraklar Mısır sınırları içindeydi. Ve Firavun imparatorluğuna karşı bir köle ayaklanması olduğuna ya da Kenan’ın aniden yabancılar tarafından işgal edildiğine dair hiç bir iz yok.
Bunun yanında Davud ve Süleyman’ın muhteşem krallıklarına dair bir iz ya da anı da yok. Son zamanlarda yapılan keşifler, o zamanlar, iki küçük krallığın bulunduğuna işaret ediyorlar: Daha güçlü olan İsrail ve geleceğin Judea’sı Yahuda. Yahuda’nın genel nüfusu M.Ö. 6. yüzyılda sürgüne uğramamıştı: Sadece siyasi ve entellektüel seçkinler Bağdat’a sürülmüşlerdi. Pers diniyle yaşanılan bu kesin karşılaşma Yahudi tektanrıcılığını doğurdu.
Geriye M.S. 70’de yaşanılan sürgün sorusu kalıyor. Diaspora’nın varlık nedeni olan Yahudi tarihindeki bu dönüm noktasına dair hiçbir gerçek araştırma yapılmadı. Çok basit bir sebeple: Romalılar Akdeniz’in doğu kıyısındaki hiç bir halkı asla sürgün etmemişlerdi. Köleleştirilmiş mahkumlar bir yana, Judea’nın nüfusu, ikinci tapınak yıkıldıktan sonra bile, kendi topraklarında yaşamaya devam etti. Bazıları 4. yüzyılda Hıristiyanlığa dönerken, çoğunluğu 7. yüzyıldaki Arap fetihleri sırasında İslam’ı benimsediler.
Siyonist düşünürlerin çoğu bunun farkındaydı: Daha sonra İsrail cumhurbaşkanı olacak olan Yitzhak Ben Zvi, ve İsrail’in ilk başbakanı David Ben Gurion büyük Filistin ayaklanmasının yaşandığı 1929 gibi geç bir tarihte bile bunu kabul ediyorlardı. Her ikisi de pek çok ortamda Filistin köylülerinin antik Judea sakinlerinin torunları olduğunu söylemişlerdi.
Dini Yayma Gayreti
Peki M.S. 70’den sonra sürgün yaşanmadıysa, antik zamanlardan bu yana Akdeniz’de yaşayan tüm o Yahudiler nereden geliyor? Ulusal tarihyazımının sisli perdesi çarpıcı bir gerçeği gizliyor. M.Ö. 2. yüzyılın ortalarındaki Maccabean isyanından M.S. 2. yüzyıldaki Bar Kokhba ayaklanmasına kadar, en aktif şekilde yayılan din Musevilik’ti. Judeo-Helen Hasmonean’lar, güney Judea’daki İdumean’ları ve Galilee’li İturean’ları zorla Yahudiliğe döndürdüler ve onları İsrail halkına dahil ettiler. Musevilik Orta Doğu’ya ve Akdeniz çevresine yayıldı. M.S. 1. yüzyıl, çağdaş Kürdistan’da, Yahudiliğe geçen pek çok krallıkdan biri olan Adiabene krallığının doğuşuna tanıklık etti.
Yahudilerin dinlerini yayma gayretinin tek kanıtı Flavius Josephus’un yazıları değil. Bundan korkan Romalı yazarlar arasında Horace, Seneca, Juvenal ve Tacitus da var. Tevrat geleneğinin bilge adamları Hıristiyanlığın yükselen baskıları karşısında çekincelerini ifade etmişlerse de, Mişna ve Talmud din değiştirmeye onay veriyordu.
Hıristiyanlığın 4.yüzyılın başlarındaki başarısı Yahudi yayılmasına son vermese de, Yahudiliği yayma eylemini Hıristiyan kültür dünyasının varoşlarına itti. 5. yüzyıl’da, bugün Yemen’de yeralan Himyar’da, torunları İslami fetihler boyunca ve bugüne kadar inançlarını korumuş olan etkin bir Yahudi krallığı ortaya çıktı. Arap vakanüvisleri 7. yüzyılda, Yahudileşmiş Berber kabilelerinin bulunduğundan söz ederler; ve yüzyılın sonlarında efsanevi Yahudi kraliçesi Dihya Arapların kuzeybatı Afrika’ya ilerleyişine karşı koydu. Yahudi Berberler İber yarımadasının fethine katıldılar ve İspanyol-Arap kültürünü karakterize eden Yahudiler ve Müslümanlar arasındaki eşsiz ortakyaşamın kurulmasına yardımcı oldular.
Kitle halinde din değiştirmelerin en önemlisi 8. yüzyıl’da, Karadeniz ve Hazar denizleri arasında bulunan büyük Hazar krallığında yaşandı.Yahudiliğin Kafkasya’dan modern Ukrayna’ya yayılması bir cemaatler çeşitliliği yarattı. Bu cemaatlerin çoğu 13. yüzyılda Moğollardan kaçarak Doğu Avrupa’ya geldiler. Orada, Slav topraklarından güneye ve oradan da bugün ki modern Almanya’da bulunan Yahudilerle birlikte Yid kültürünün temellerini attılar.
Siyonizmin Prizması
Yaklaşık 1960’a kadar, Yahudi halkının karmaşık kökenleri az çok isteksiz bir şekilde de olsa Siyonist tarihyazımı tarafından kabul ediliyordu. Ama ondan sonra bunlar kenara itildi ve sonunda İsrail toplumunun hafızasından silindi. 1967’de Kudüs’ü işgal eden İsrail birlikleri kendilerinin-Tanrı korusun- Berber savaşçılar ya da Hazarlı atlıların değil, Davud’un efsanevi krallığının doğrudan torunları olduklarına inanıyorlardı. Yahudiler kendilerinin 2000 yıllık sürgün ve göçebelikten sonra başkentleri Kudüs’e dönmüş olan özel bir etnik grup olduklarını iddia ediyorlardı.
Bu yekpare, doğrusal kurgunun tarihle beraber biyoloji tarafından da desteklendiği varsayılıyor. 1970’lerden beri İsrail’de sürdürülen sözde bilimsel araştırmalar dünyanın dört bir yanındaki Yahudilerin genetik olarak yakın bağlara sahip olduklarını göstermek için çılgınca bir uğraş içindeler.
Halkların kökenlerine dair araştırmalar moleküler biyolojide meşru ve popüler bir alan olarak görülüyor ve eril Y kromozomu da “seçilmiş halk”ın eşsiz kökenine yönelik bu çılgın araştırmada onurlu bir statüye layık görülüyor. Sorun şu ki, bu tarihsel fantezi İsrail devletinin kimlik politikasını ayakta tutar hale geldi. Yahudiliğin özcü, etnik temele dayanan bir tanımını onaylayarak, Yahudileri Yahudi olmayanlardan-Araplar, Rus göçmenler ya da yabancı işçiler- ayıran bir çizgiyi de teşvik ediyor.
Kuruluşundan 60 yıl sonra İsrail hala vatandaşlarının kendi iyiliği için varolması gerektiğini reddediyor. Yahudi olarak görülmeyen ve nüfusun yaklaşık yüzde 25’ini oluşturan insanlar için bu yasal olarak onların devleti değil. Aynı zamanda, İsrail kendini dünyanın dört bir yanındaki Yahudilerin memleketi olarak görüyor, onlar artık ezilen göçmenler değil diğer ülkelerin tam ve eşit vatandaşları olsalar bile.
Küresel bir etnokrasi kendi vatandaşlarına karşı uygulanan iç ayrımcılığı haklılaştırmak için atalarının topraklarında yeniden kurulan ezeli ulus mitine başvuruyor. Siyonizm prizması herşeyi etnik merkezli bir spektruma parçalarken yeni bir Yahudi tarihini hayal etmek oldukça zor olacak. Ama dünyadaki Yahudiler her zaman, genellikle din değiştirme yoluyla, dini topluluklar oluşturmaya eğilimli oldular; onların saf bir kökenden türeyen ve 20 yüzyıl boyunca oradan oraya göç eden bir etnisiteyi paylaştığı söylenemez.
Tarihyazımının gelişmesi ve modernitenin evrilmesi 19. ve 20. yüzyıllar boyunca milyonları meşgul eden ulus devletin icadının sonuçlarıydı. Yeni binyıl bu hayallerin darmadağın olmaya başladığına şahit oluyor.
Ve gün geçtikçe büyük ulusal hikayeleri, özellikle de geçmişin vakanüvislerinin çok sevdiği ortak köken mitlerini analiz eden, parçalara ayıran ve yeniden kuran akademisyenlerin sayısı artıyor.
(Le Monde Diplomatique, English Edition, Eylül 2008, Israel Deliberately Forgets Its History)
|
Son Yorumlar