OSMANLI MİSYONU

Financial Times: Osmanlı Misyonu
İngiliz Financial Times (FT) gazetesi “Türkiye: Osmanlı misyonu” başlığıyla geniş bir analiz yayımlayarak, Türkiye’nin değişen dış politikasını masaya yatırdı.
Çarşamba 18.11.2009 - 20:45
Nevzat Çiçek / Özgün Duruş Gazetesi
Başbakan Erdoğan’ın Davos’ta “one minute” söylemi ve arkasından İslam dünyasında yapılan gösteriler; Irak, Suriye ve İran başta olmak üzere Ortadoğu’da sürdürülen aktif politika, Ermenistan ile imzalan protokol ve içeride demokratik açılım… Bütün bu politika Türkiye’nin içeride ve dışarıda değişen politikasının göstergesi. Başbakan Erdoğan “yeni politika konsepti” derken, Devlet Bakanı Babacan Yemen’de “Osmanlı valisi” protokolüyle karşılanırken, Cezayir Cumhurbaşkanı Abdülaziz Buteflika, “Osmanlı Milletler Topluluğu” kuralım derken bütün yollar Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun politikasını şekillendirdiği “Yeni Osmancılık”ı gösterdi. Cumhuriyet 86 yıl sonra borçlarını ödeyip mirasını reddettiği Osmanlı’nın mirasına tekrar sahip mi çıkıyordu? Osmanlı’nın torunları Osmanlı coğrafyasında “merkez ülke” olma yolunda ilerlerken Batı basını Türkiye’nin “Doğu” ile yaklaşmasını tehlikeli bulurken, cevap Türkiye’den geliyordu: “Türkiye`nin kendi ekseni etrafında küresel ve bölgesel bir barış kurmayı üstlendi.”
İnsani Yardım Vakfı (İHH) vasıtasıyla 2008 yılının Haziran ayında gittiğimiz Sudan’ın başkenti Hartum’da ünlü İslam teorisyeni ve eski Sudan Meclis Başkanı Hasan El Turabi’nin evindeyiz. Gece yarısı gittiğimiz evde Türkiye’deki gelişmeleri oldukça yakından takip eden Turabi ile Türkiye’yi ve İslam dünyasındaki gelişmeleri konuşuyoruz. Turabi bu konuşmada AK Parti’nin yürüttüğü dış politikanın “Osmanlı’yı tekrar diriltmek” olduğunu söyledi. Turabi’nin de söylediği ve Türk dış politikasının yeni yol haritası Batı basınında “Neo Osmanlı-Yeni Osmancılık” olarak karşımıza çıkıyordu. Bu yeni politikaya göre Türkiye sırtını döndüğü Osmanlı ve İslam coğrafyası ile barışıyor ve merkez ülke oluyordu. Politikanın mimarlarından Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun 2003 yılında yayınladığı “Stratejik Derinlik - Türkiye`nin Uluslararası Konumu” kitabı yeni dönem Türk dış politikasının yol haritası şeklinde.
Osmanlı’nın mirasını tekrar sahiplenme
Trablusgarp (1911), Balkan (1912-1913) ve 1. Dünya (1914-1918) Savaşları sonrasında Osmanlı imparatorluğu dağıldı. Osmanlı’nın hüküm sürdüğü topraklarda çok sayıda devlet kuruldu. Osmanlı Devleti`nin esas mirasçısı kabul edilen Türkiye Cumhuriyeti`nin kuruluş sürecinde saltanat ve halifelik kaldırıldı; Osmanlı`nın diliyle, tarihiyle, kültürüyle köprüler atıldı. Borçları üstlenilen Osmanlı’nın mirası üstlenilmediği gibi hızlı adımlarla bu mirası hatırlatan her şeye sırt çevrildi. Genç Türkiye aidiyet merkezi olarak Batı`yı gördü. Kuruluş sancısı içindeki Cumhuriyet, kendi sınırlarının ötesi, özellikle de Osmanlı hâkimiyetinden sonra bir türlü dikiş tutmayan Ortadoğu toprakları için özel bir perspektif benimsemedi.
Ancak Soğuk Savaş`ın bitmesi ve Sovyetler Birliği`nin Kafkasya-Balkanlar-Ortadoğu üçgenindeki etkisinin ortadan kalkmasıyla, Türkiye içinde bulunduğu coğrafyayla, yani zamanında Osmanlı imparatorluğu olan topraklarla daha yakından ilgilenmeye başladı. Özellikle Özal ile başlayan süreçte Türk dış politikasındaki değişikliği ifade etmek için “Yeni Osmanlıcılık” tabiri kullanıldı. Bu tanım, Özal’ın deyimiyle “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne” kadar olan bölgede bir hegemonya oluşturma hedefini içeriyordu. Bu politikaların o dönemin koşullarında pek başarılı olamadığı görüldü.
AK Parti’nin 2002’de hükümet olmasıyla bu kavram yine tedavüle sokuldu. Özellikle Ahmet Davutoğlu bu vizyona “merkez ülke”, “çok boyutlu-çok kulvarlı politika”, “kriz odaklı değil vizyon odaklı politika”, “oynak merkezli politika” gibi söylemlerle çok büyük katkı yaptı ve bunu hayata geçirmeye başladı. Tarihsel ve coğrafi derinliği diplomasiyi kullanmak yoluyla harekete geçirilen “çok boyutlu dış politika” anlayışı, Türkiye’nin bölgesinde hızlı bir stratejik sıçrayış yaparak gücünü ve nüfuzunu artırmasına ve merkez ülke olma yolunda önemli adımlar atmasına yol açtı. Erdoğan’ın Davos’taki tavrı, bu dış politika tarzının uygulanabileceği alanları genişleterek Türkiye’nin manevra kabiliyetini artırdı.
Batı’da daha önce makaleler yazıldı
1996 yılında Journal of Political and Military Sociology dergisinde yayınlanan, Stephanos Constantinides imzalı, Türk dış politikası konulu bir makale “Yeni Osmanlıcılığın Doğuşu” başlığını kullanıyor. Makalenin “Turkey: The emergence of a new foreign policy the neo-ottoman imperial” yani, “Türkiye: Yeni Osmanlıcı dış politikanın doğuşu”. Makalede kısaca “Kuşkusuz Türkiye bir ulus devlet olarak artık bir dönüm noktasına ulaşmış durumdadır. 1923 yılında Mustafa Kemal tarafından, Osmanlı imparatorluğunun mirası üzerinde kuruluşundan bugüne dek, üniter devleti hedef alan ciddi isyanlarla, Kürt isyan hareketi ile ve diğer merkezkaç hareketler tarafından tehdit edildi. Ayrıca, radikal İslamcı hareketlerin varlığı ile takviye edilen bir laik yönelim de süreç içerisinde varlığını gösterdi. Dolayısıyla Türk dış politikası da bu hususların ciddi etkisi altında kaldı. Türkiye`nin Balkan politikası, eski Sovyet cumhuriyetleri-Orta Asya ve Ortadoğu, Balkanlar ve Kafkasya bölgelerinde oynadığı lider rolü sebebiyle bu ülke ile bağlantılıdır. Biz, Osmanlı geçmişini bir kenara bırakan Atatürk dış politikası mirasının aksine, Türkiye`nin bugün Yeni Osmanlıcılık misyonunu üstlendiğini müşahede ediyoruz. Türkiye dış politikası artık bu geleneğe yaslanıyor. Bu nedenle Balkan, Ortadoğu ve Kafkas meselesiyle ilgili sorunlar ve istekler bu teorik düzlemde ele alınmalıdır” denilmektedir.
2000 yılında ele alınan makalelerde Türk dış politikasının Neo-Osmancılık anlayışı çerçevesinden değişeceği ima ediliyordu. Yine 2000 yılında “Turkey - Liberalisation In The Middle East - Türkiye: Ortadoğu`da Liberalleşme” gibi makalelerle yeni politikayı Ortadoğu’nun liberalleştirilmesi olarak okuyanlar da çıktı. Ama bütün bu dışarıdaki gelişmeler kadar içeride de şu an Dışişleri Bakanlığı koltuğuna oturan Ahmet Davutoğlu’nun “Startejik Derinlik” isimli kitabının (2003) bundan sonra piyasaya çıkmış olmasıdır.
Türkiye’nin, “Yeni Osmancılık” üzerinden bölgesel güç olduğunu söyleyenler içerisinde Graham Fuller dikkati çekiyor. CIA’nın üst düzey görevlerinde bulunmuş, şu anda akademik çalışmalarıyla dikkat çeken Graham Fuller, ABD`de bir düşünce kuruluşunda yaptığı konuşmada ‘Türkiye 100 yıl sonra bölgesel güç oluyor’ dedi. ABD ile Türkiye’nin artık müttefik olmadığı tespitini yapan Fuller, Türkiye’nin özellikle dış politikasında daha bağımsız bir görünüm ortaya koyduğunu ifade ediyor. Newsweek International dergisi editörü Fareed Zakaria’nın bir röportajında vurguladığı gibi ABD eski önemini kaybediyor. Zakaria röportajının Türkiye ile ilgili kısmında ‘Erdoğan hükümetine haksızlık etmeyin, Türkiye bölgesel güç oluyor’ diyor. Kısaca Batı Türkiye’nin yeni dış politikasını “Yeni Osmanlıcılık” olarak görmeye başladı.
Yeni Osmanlıların Osmanlı dönemindeki Yeni Osmanlılarla bir benzerliği var mı?
Sosyolog Şerif Mardin, İletişim Yayınları’ndan çıkan “Yeni Osmanlı Düşüncesi’nin Doğuşu” adlı kitabında İslami arka planın Yeni Osmanlı düşüncesini derinden etkilediğini belirtmektedir. “Gerçekten de Âli ve Fuat Paşalar önderliğinde yapılan Tanzimat reformları Batılı hayat tarzına yönelik olmaktan öteye gidemiyordu. Yeni Osmanlıların en önemli dayanak noktası reformların Osmanlı iç dinamikleri ile birlikte gerçekleştirilmesi gerektiği yönündeydi. Bunun için bir parlamento kurulmalı ve halkın temsilcileri reform hareketini sürdürmeliydi. Yeni Osmanlılar özellikle ekonomi ve dış politikada yabancılara bağımlılığa şiddetle karşı çıkıyorlardı. Her şeyden önce onurlu politikalar izlenmesi gerektiğini dış dünyayı yakından tanıdıkları için kavramışlardı. Dış dünyayı tanımaları, yapılan reformların yetersiz ve gösterişten ibaret olduğunu anlamalarını da kolaylaştırıyordu. Yeni Osmanlılar lidersiz ve birbirinden hem idari hem de fikirsel olarak kopuk bir topluluk olarak fikir üretmekten öte bir işe kalkışamazdı. Ancak fikirler bazen pek çok organizasyondan daha güçlü olabilmektedir. Zira 1876 Anayasası’nın ilanında Yeni Osmanlıların fikirsel payı ortadadır. Yeni Osmanlıların fikirsel açılımları bir sonraki kuşak olan Jön Türkleri derinden etkilemiştir. Kısacası Yeni Osmanlılar yalnızca kendi dönemlerini değil gelecek kuşakları da etkileyecek pek çok işe imza atmayı başarmışlardır.” demektedir.
Tarihçi Kemal Karpat geleceğin yapısının bir nevi Osmanlılık olduğunu savunuyor. Karpat, “Ulus devlet, siyasi maskesi ve hırsları geniş çapta törpülenerek devam edecek. Yani ulus devlet bir kültür devleti olacak. Bu kültür devleti, kendi diline ve geleneğine sarılacak ama kendisinden olmayanların haklarını da tanıyacak. Geçmişte dünyaya bunun örneğini Osmanlı imparatorluğu verdi. Geleceğin kültür devleti, Osmanlı örneğindeki gibi davranacak, kültürlere hâkim olmayacak. Ben Osmanlı’nın dirilmesini savunan biri değilim, ama küreselleşmenin en iyi modeli o. Herkesi rahat bırakmış ama hepsinin tepesinde bir şemsiye gibi durarak onları korumuş. İnsanları, kendi geçimini sağlayacak kadar sömürmüş. Osmanlı’da bir aristokrat sınıf yetişmemiş...” Evet, bugün adı ne olursa olsun bir çatı devletine ihtiyaç vardır. Çelişkilerden ancak öyle kurtulabiliriz. Etnik olarak çoğulculuk (ideolojik değil, Karpat’ın deyimiyle kültürel bağlamda) ama İttihad-ı İslam ideolojisi çerçevesinde ise birlik esastır. Yani geleceğin Kuveyt’i veya BAE’si bir nevi Lüksemburg veya Monako olacak. Bence Osmanlı karşısında komplekse kapılmanın hiç gereği yok” demektedir.

Başbakan Erdoğan “Türkiye’nin Yeni Dış Politika Konsepti”ni 2005’de açıkladı
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan 25 Şubat 2005’te televizyonda “ulusa sesleniş” konuşmasında “Türkiye’nin yeni dış politika konsepti” ni kamuoyuna açıklıyordu. Konsept üç temel kavrama dayanıyordu: stratejik derinlik (tarihsel ve coğrafi), çok boyutlu dış politika ve merkez ülke olma vizyonu. Konsepte göre Afroavrasya’nın merkezinde yer alan Türkiye, bölgeyle olan tarihsel bağlarını etkin bir diplomasi ve çok boyutlu ilişkiler ağıyla birleştirebildiği takdirde küresel bir güç olabilme imkânına sahiptir.
Bu konsepte göre Dışişleri Bakanlığı, Türkiye’nin yeni dış politika vizyonunu, iki temel tespite dayanıyordu: “Türkiye; AB, Ortadoğu ya da Orta Asya’nın çevre ülkesi değildir, bu coğrafyanın periferisinde yer alamaz, üç kıtaya yayılan geniş bir coğrafyayı etkileme gücüne sahip bir merkez ülkedir. Türkiye bu birikimine, bu tarihi misyona sahip çıkmak, bu zengin arka plana uygun bir rol üstlenmek borcundadır. Dış politika vizyonumuzu oluştururken temel aldığımız bir başka gerçek, Türkiye’nin artık sadece bölgesel güç olarak tanımlanamayacağıdır. Türkiye, bu tarihi dönemeçte, küresel bir güç olma yolunda ilerlemelidir... Türkiye geleneksel dış politikasında rota değişikliği ihtiyacında değil. Ama mevcut rotamızı, küresel bir vizyonla yeni dünya gerçeklerini göz önüne alarak bilinçli biçimde geliştirmek zorundayız.” diyordu.
AK Parti Hükümeti, dış politikada “Osmanlı coğrafyası” olarak dile getirilen bu etki sahasına sürekli vurgu yapmış ve bu bölgeyle tarihsel, kültürel ve dinsel ortaklıkların kullanılması suretiyle siyasi ve ekonomik ilişkilerin geliştirilmesini öngörmüştür. Hatta Devlet Bakanı Kürşad Tüzmen, 2005 yılında dünya ekonomisini ve ülkelerin ihracat stratejilerini değerlendirirken, Amerika’nın Büyük Ortadoğu Projesi’ne atıfta bulunarak, “Benim de Büyük Osmanlı Projem var” diyordu. Tüzmen, “Bizim eski Osmanlı coğrafyasından yaklaşık 33 ülke çıkmıştır. Bu 33 ülkenin GSMH toplamı yaklaşık 900 milyar dolardır. Bu 33 ülkenin ihracatlarının toplamı 600 milyar dolar, ithalatlarının toplamı da 720 milyar dolardır. Bu bizim ortak dil, din, kültür, coğrafya ya da tarih bağımızın olduğu ülkeler grubudur” diyerek sözlerine devam ediyordu.
Devlet Bakanı Ali Babacan da Yemen’e yaptığı ziyarette Osmanlı valilerine uygulanan protokolle karşılanıyordu. Müslümanlığın koruyuculuğunu üstlenmiş bir imparatorluğun doğal mirasçısı olan Türkiye’nin ve AK Parti Hükümeti’nin bölgeye yönelik dış politika stratejileri, Osmanlı coğrafyası yoluyla tarihi ve kültürel ortaklıkları canlandırmayı ve aktif olarak kullanmayı amaçlamaktadır. Bu yaklaşım, Ortadoğu’da halk düzeyinde olduğu gibi, bazen de Arap yöneticiler düzeyinde de duygusal etkilere yol açabilmektedir. Şimdiki cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Dışişleri Bakanlığı döneminde ziyaret ettiği Cezayir’de Cezayir Cumhurbaşkanı Abdülaziz Buteflika, Gül`e, “Osmanlı Milletler Topluluğu” kurulmasını önermiştir. Hatta demiştir ki, "Osmanlı’nın Ortadoğu`ya hükmettiği zamanlardaki (1920 öncesi yıllarda) barış ve huzuru hasretle arıyoruz. Osmanlı Devleti`nin bıraktığı boşluk doldurulamamıştır. Güçlü ve hoşgörülü Osmanlı düzenine her zamankinden daha çok ihtiyacımız vardır. Osmanlı Düzeni yeniden kurulmalıdır.”
Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın bazı röportajlarında Suriye-Türkiye sınırının anlamsız bir sınır olmasını vurgulaması, Gazze katliamı ile ilgili Şam’da yapılan gösterilerde “Türkiye-Suriye Belde Vahide” sloganının atılması ve ardından Suriye ile olan vize uygulamasının kaldırılması bu politikanın ne derece tutabileceğinin göstergesiydi.
Politikanın yol haritası “Stratejik Derinlik”
“Türkiye’de yaşanan en temel çelişki bir medeniyet çevresine siyasi merkez olmuş bir toplumun tarihi ve jeokültürel özelliklerinin oluşturduğu siyasi kültür birikimi ile siyasi elit tarafından başka bir medeniyet çevresine iltihak etme iradesi esas alınarak şekillenmiş siyasi sistem arasındaki uyum problemidir ve bu durum hemen hemen sadece Türkiye’ye has bir olgudur.” diyen Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu aslında bu politikanın en önemli beyinlerindendir. Politikanın “Türkiye’nin kendi tarihi ve coğrafi kimliğine geri dönmesi” olduğunu ifade den Davutoğlu, “Stratejik Derinlik” isimli kitabında üç jeopolitik etki alanından söz eder. Bunlardan ilki Balkanlar, Ortadoğu ve Kafkaslardan müteşekkil yakın kara havzası; ikincisi Karadeniz-Adriyatik, Doğu Akdeniz, Kızıldeniz, Körfez ve Hazar Denizi’nden müteşekkil yakın deniz havzası; üçüncüsü ise Avrupa, Kuzey Afrika, Güney Asya, Orta Asya ve Doğu Asya’dan müteşekkil yakın kıta havzasıdır. Davutoğlu bu havzaları iç içe geçmiş daireler olarak tasvir eder ve Türkiye’nin etki alanının bu havzalar üzerine geliştirilen politikalarla tedrici bir şekilde artırılması gerektiğini söyler.
Buna göre “Türkiye’nin Balkanlardaki siyasi etki temeli Osmanlı bakiyesi Müslüman topluluklardır.” Türkiye Balkanlar’da “tabii müttefikleri” olan Müslüman iki devletle yani Bosna ve Arnavutluk’la müttefiklik ilişkilerini genişletmeli ve “Müslüman azınlıklar ile ilgili meselelerde müdahale etme hakkını kazanacak bir garanti elde etme hedefini sürekli gözetmelidir.” (s. 122-123) Davutoğlu’na göre “Kafkaslar, Doğu Anadolu ve Körfez-Doğu Akdeniz hattını kapsayan Kuzey Ortadoğu jeopolitik olarak; Azeri petrolü, Doğu Anadolu’nun su kaynakları ve Kuzey Irak petrolleri de jeoekonomik olarak bir bütünlük arz etmektedirler.” (s.128) Türkiye’nin bu hat üzerinde bir politika geliştirmesi bir zorunluluktur, aksi takdirde bir güç haline gelmek mümkün olmayacaktır.
Ortadoğu ise Davutoğlu açısından kaçınılmaz bir hinterland niteliğindedir. Türkiye’nin AB üyeliğinin gittikçe imkânsızlaştığını söyleyen Davutoğlu’na göre aynı anda Avrupa’dan ve Ortadoğu’dan kopan bir Türkiye’nin güçlü bir ülke olması söz konusu olmayacaktır: “Bu asrın ilk çeyreğinde Ortadoğu bölgesinin en stratejik kuşaklarını kaybeden, ikinci ve üçüncü çeyrekte bölge ile genelde bir yabancılaşma süreci yaşayan, dördüncü çeyrekte ise tekrar yöneldiği bölgede inişli çıkışlı ilişkiler zinciri geliştiren Türkiye, bölge ile olan ilişkileri yeniden ve köklü bir şekilde değerlendirmek zorundadır. Özellikle AB ile yaşanan ve üyelik sürecini gittikçe imkânsızlaştıran gerilimli ilişkiler ağı Ortadoğu’ya yönelik kapsamlı bir bölgesel stratejinin geliştirilmesini kaçınılmaz kılmaktadır. Aynı anda hem Avrupa’dan hem Ortadoğu’dan kopan bir Türkiye’nin bölge ve kıta ölçekli politikalarda başarılı olması söz konusu değildir.”
Türkiye’nin jeopolitik konumunun NATO’nun yeni küresel stratejik misyon tanımlaması için vazgeçilmez bir öneme sahip olduğunu söyleyen Davutoğlu’na göre; Türkiye ile ABD’nin Balkanlardaki çıkarları ortaklaşmaktadır ve “Türkiye NATO üyeliğinden kaynaklanan ve Rusya’nın boşalttığı jeopolitik boşluk alanlarına yönelme imkanı taşıyan konjonktürü dengeli ve rasyonel bir tarzda değerlendirmek zorundadır.” (s. 240) Türkiye ile AB arasındaki ilişkilere farklı iki medeniyetin ilişkisi olarak bakan Davutoğlu, Türkiye’nin kendi medeniyet mirasını ve jeokültürel birikimini reddederek AB üyesi olamayacağını ifade eder.”
“Güçlü Türkiye” için yapılacak olan ise bellidir: Türkiye, ait olduğu medeniyete geri dönecek ve buna uygun bir dış politika izleyecektir.
Yeni politikadaki tereddüt: “Türkiye Doğu’ya mı kayıyor?”
Gerek Batı basının bir kısmı gerekse de Türkiye’deki bazı kesimler Türk dış politikasının Doğu’ya kaydığını ve bunun da sağlıklı olmadığını belirtmektedirler. Ancak gerek Cumhurbaşkanı Gül, gerek Başbakan Erdoğan ve gerekse de Dışişleri Bakanı Davutoğlu bunun böyle olmadığını, Türkiye’nin her yere açıldığını ifade ediyorlar.
Dünyanın önde gelen yayın organlarından The Economist dergisi de ekim ayının son haftasında “Türkiye ve Ortadoğu” başlığında Türkiye’nin yeni politikasını analiz eden bir makale yayımladı. Dergi, “Kısmen Avrupa Birliği`nin taleplerini karşılamak için yapılan reformlar, iktidarı tehdit saplantılı generallerden sivil kurumlara ve Türkiye`nin Batı`ya bakan ticari ve entelektüel başkenti İstanbul yerine Anadolu`da yerleşik Müslüman seçkinlere bıraktı” değerlendirmesinde bulundu. Derdi, Türk yetkililerin Türkiye`yi kullanışlı bir köprü, bölgesel bir barış gücü ve İslam`la birlikte yaşayabilecek bir demokrasi modeli olarak sunduğunu belirten dergi, Batılı ülkelerin de genel olarak bu görüşe katıldığını ve Türkiye`nin Doğu`ya kayışına karşı çıkmadıklarını söylüyor.
Yeni Osmancılık modeline belki de en çok karşı çıkanlar Türkiye’nin yönünün Doğu’ya döndüğünü ve Batı’dan git gide koptuğunu ifade ediyorlar. Başbakan Erdoğan’ın Türkiye’nin geleceğinin Batılı ülkelerin kuyruğuna takılmaktansa Müslüman dünyasına liderlik etmek olduğu kumarını oynadığını belirten Batılı gözlemciler, “Bir tarafa daha çok yanaşan Türkiye, bölgesel güç ve arabulucu olma hedeflerine de taş koymuş oluyor.” diyorlar. Türkiye’de muhalefet ise genel olarak dış politikanın tamamına itiraz etmezken Ermenistan açılımı ve Kıbrıs konusunda itirazlarını dillendirirken dış politika için bir model ortaya koymaktan uzak. Deniz Baykal’ın ve bazı Batılı yayın organlarının birleştikleri tek tereddüt ise “Türk dış politikası İslamlaşıyor mu?” sorusu. Son söz olarak Cumhurbaşkanı Gül’ün de dediği gibi “Türkiye’nin ne yaptığı bellidir... Türkiye, tabii ki hem doğuya hem batıya hem kuzeye hem güneye, her tarafa gitmektedir.” Unutmadan, acaba Türkiye, İsrail ile çok iyi ilişkilerini devam ettirseydi “Türkiye’nin dış politikası nasıl değerlendirildi?”
3. YAZI
Araplar'ın Osmanlı pişmanlığı
El Kuds'un genel yayın yönetmeni Abdulbari Atwan'dan Türkiye'nin yeni dış politikasıyla ilgili çarpıcı açıklama: "Araplar Osmanlı'ya karşı ayaklandıkları için pişmanlar"
Çarşamba 18.11.2009 - 20:12
"Türkiye Ortadoğu'da Osmanlı rolüne mi soyunuyor? Dış politikada bir eksen kayması mı yaşanıyor?" Bu sorular son dönemde sadece Türkiye'nin değil, Ortadoğu ülkelerinin de gündeminde.
Arap medyasında, Türkiye'nin dış politikadaki yeni yaklaşımı hakkında birçok analiz yayınlanıyor.
Türkiye'nin Ortadoğu'da giderek artan rolünün Arap dünyasında nasıl algılandığını, El Kuds El Arabi gazetesinin genel yayın yönetmeni Abdulbari Atwan ntvmsnbc'den Simla Yerlikaya'ya değerlendirdi. Arap dünyasının etkili ve deneyimli gazetecilerden Atwan, "Türkiye şimdi aslına döndü Siz 'Avrupalıyız' dediğiniz dönemlerde, biz gülüyorduk." diye konuşuyor.
Atwan, Türkiye'nin bölgesel bir süper güç olarak Ortadoğu'nun yeni lideri olacağına inanıyor ve Erdoğan'ın Müslüman dünyasındaki en popüler lider olduğunu söylüyor. Deneyimli gazeteci, "Araplar Osmanlı'ya karşı ayaklandıkları için pişmanlar" tespitinde de bulunuyor.
TÜRKİYE ORTADOĞU'NUN YENİ LİDERİ OLABİLİRSizce Türkiye bölgede yine Osmanlı rolünü mü oynamak istiyor?
Osmanlı’nın geleneksel anlamda canlandığını söyleyemeyiz, ama Türkiye artık bölgesel bir süper güç olarak doğuyor. Bu yeni bölgesel süper gücün bir etki alanına, yeni pazarlara, komşularıyla iyi ilişkilere ve dünyanın bu köşesindeki siyasette daha etkili olmaya ihtiyacı var. ABD nasıl bir imparatorluk kurduysa, Türkiye de bir imparatorluk olabilir. Ama ekonomik gücüyle, siyasi rolüyle, ve popülerliğiyle. Türkiye artık, beş yüzyıl önceki gibi Ortadoğu ülkelerinde hükümetler kurmadan, Ortadoğu’nun yeni lideri olabilir.
AKP ORTADOĞU SİYASETİNE YENİ BİR KONSEPT GETİRDİTürkiye ve İran arasında Ortadoğu'nun lideri olmak konusunda yarış var mı?
Ortadoğu’da üç tane yükselen güç var: İsrail, Türkiye ve İran. İsrail zaten askeri bir güç ve bölgede kabul görmüyor. Geriye İran ve Türkiye kalıyor. Bunların içinde Türkiye daha güçlü, çünkü halkının çoğu Sünni ve ekonomisi başarılı. AKP, Ortadoğu siyasetine yeni bir konsept getirdi. Ilımlı bir İslami parti olarak, tabandan onay alıyor, güçlü bir ekonomik altyapı kuruyor, Türkiye’yi modernleştiriyor ve bir süper güç yapıyor.
Ermenistan’la, Suriye ile olan sorunlar çözülüyor, İran ve Kuzey Irak ile ilişkiler yoluna koyuluyor. Bu siyasetler Ortadoğu halkları tarafından takip ediliyor, takdir ediliyor ve beğeniliyor. Evet Tükiye ve İran arasında bir yarış var. Tarihsel olarak da bu yarış var. Ama artık Türkiye’nin eli daha güçlü. Çünkü Türkiye demokratik, modern, ekonomisi gelişmiş ve artık bize karşı dostane. Ayrca Gazze Şeridi ve İsrail konusundaki pozisyonu ile çok da popüler.
ARAPLAR OSMANLI'YA KARŞI AYAKLANDIĞI İÇİN PİŞMANAraplar arasında Türkiye’nin rolünün artmasına karşı çıkanlar da var, değil mi?
Tabii, bizde de Arap milliyetçileri var ve “Türkiye’nin şemsiyesi altında olmamalıyız. Türkiye, Arap topraklarını 500 yıl işgal etti. Gerici bir imparatorluktu ve Arap dünyasının gelişimini engelledi” diyorlar. Ama bu kesim güçlü değil ve insanların gözünde iflas etmiş durumdalar.
Bunlar zaten Arap milliyetçiliğini, Türkiye’nin ayağını kaydırmak için Batı etkisinde başlattılar. Bu yüzden Batı tarafından kullanılmış olmakla, 20. yüzyılın başında Osmanlı İmparatorluğu’nu yok etmek için Batı'ya yardım etmekle suçlanan insanlardır. İnsanlar, artık biz Arapların Batı tarafından kandırıldığını anlamaya başladı.
Osmanlı İmparatorluğu’na karşı ayaklanmamızı, karşılığında bağımsızlık vereceklerini söylediler. Ama sonra ne oldu? Ne modernlik verdiler, ne bağımsızlık. Onun yerine mandacılık verdiler, işgal verdiler ve Filistin’i de Yahudilere verdiler. İnsanlar şimdi, “Evet, biz Osmanlı’lara karşı çok kötü bir şey yaptık. Batı tarafından kullanıldık” diyor.
Yani Arap toplumunda bir pişmanlık var bu konuyla ilgili?
Evet. Ama şimdi Türkiye bize geri geliyor. Neden buna karşı koyalım? Üstüne üstlük Türkiye demokratik bir ülke. Ve demokrasi ile İslam'ın ekonomik olarak başarılı ve modern bir ülkede beraber işleyebileceğini gösteriyor.
ERDOĞAN MÜSLÜMAN DÜNYASININ EN POPÜLER LİDERİArap hükümetlerinin Türkiye hakkındaki görüşü ne yönde?
Hükümetler, Türkiye’nin süper bir güç olarak sahneye geri dönüşünden memnun değil. Mesela Mısır, Türkiye’nin elinin güçlenmesinden memnun değil. Ayrıca Mekke ve İstanbul arasında tarihi bir çekişme vardır. Suudi hanedanı bu yüzden Türkiye’ye karşıydı ve İngilizler ile işbirliği yaparak Türklere karşı ayaklandı.
Şu an İstanbul’un, Müslüman dünyanın başkenti olabilecek şekilde yeniden sahneye dönüşünden memnun değiller. Ama bu hükümet düzeyinde böyle. Halkta böyle değil. Eğer halkın görüşünü sorarsanız, Erdoğan Müslüman dünyasındaki en popüler lider. Herhangi bir Arap liderden daha popüler.
ARTIK İSRAİL'İN TÜRKİYE'YE İHTİYACI VARHangisi Arap dünyası için daha iyi: İsrail’le iyi ilişkileri olan bir Türkiye mi, yoksa kötü ilişkileri olan bir Türkiye mi?
Türkiye İsrail’le ilişkileri yüzünden Arap dünyasında çok destek kaybetti. Şimdi, Erdoğan hükümeti bu durumu düzeltmeye çalışıyor. İsrail ile iyi ilişkileriniz varken, insanların kalplerini ve düşüncelerini kazanamazsınız. İsrail inanılmaz aptalca hareket etti. Gazze işgali, Lübnan işgali ve işlediği savaş suçları ile Türkiye’ye hiç de yardımcı olmadı. Bu suçlar Türk hükümetinin Ortadoğu’ya dönmesine yaradı. Özellikle iki şey Türkiye’nin Arap insanının kalbini kazanmasına neden oldu.
Birincisi, TBMM’nin Irak’ın işgalinde, topraklarını ABD askerlerine açmaması. İkincisi, Recep Tayyip Erdoğan’ın Gazze’deki işgale karşı aldığı tavır ve bunu Davos zirvesinden ayrılarak ortaya koyuşu. İsrail-Türkiye ilişkileri, Cemal Abdülanasır gibi güçlü Arap liderler varken gerekliydi. Artık Türkiye güçlü ve İsrail’e ihtiyacı yok. Tam tersine, İsrail’in Türkiye’ye daha çok ihtiyacı var. Türkiye ile Arap ülkeleri arasındaki ticaret hacmi 30 milyar doları buluyor. Peki İsrail Türkiye’ye ne sunabilir? İsrail ile Türkiye arasındaki ilişkileri sürdüren ana sebep askeri çalışmalardır.
NE İSRAİL, NE DE SURİYE MÜZAKERELERDE SAMİMİYDİ
Ama İsrail-Türkiye ilişkilerinin iyi olması barışın sağlanmasına katkı sunmaz mı?
Hayır. Biz İsrail’in barış istediğine inamıyoruz. Türkiye’nin arabuluculuğunda yapılan bütün müzakereler de verimsizdir. Ben şahsen Suriye’nin o dönemde Batı tarafından empoze edilen izolasyonu kırmak istediğine inanıyorum. Yani aslında müzakerelerde ne Suriye ne de İsrail samimiydi.
Türkiye ise burada bir açığı gördü, akıllıca hareket etti ve “Neden burada biz arabulucu rolünü oynamayalım” dedi. Ben Türkiye’nin İsrail ile iyi ilişkileri olmasının yardımı olacağını sanmıyorum. Eğer Türkiye Ortadoğu’da insanları kazanmak istiyorsa, şu anda uyguladıkları siyaset en iyisidir.
SİZ AVRUPALIYIZ DERKEN, BİZ GÜLÜYORDUK
“Türkiye Batı’ya ait değildir” diyorsunuz, ama yine AB üyesi bir Türkiye Arap dünyasında daha olumlu karşılanmaz mı?
Aslında Arapların bu konu hakkında söz hakkı olduğunu düşünmüyorum. Ama dürüst olmak gerekirse, Türkiye “Biz Avrupalıyız” dediğinde, gülüyorduk. Çünkü Avrupalı değilsiniz ve olamazsınız da. Ortadoğu’daki en büyük imparatorluğu kurmuş Viyana’dan Çin sınırına kadar bir bölgeyi yönetmiş Türklerin böyle bir şey söylemesi hataydı bence. Hatta saçmaydı. Türkiye Avrupa’dan daha iyidir ve önemlidir.
Ardında bıraktığı tarihi miras, Avrupa’nınkinden daha büyüktür. Bu yüzden Türkiye’nin AB’ye girmesinde gurur duyulacak bir şey yok bence. Türkiye’nin AB’ye girmesi, kendini küçültmesi olur. Kıbrıs, Malta gibi ülkeler ekonomik avantajlarından veya vize düzenlemesinden yararlanmak için AB’ye girmek isteyebilir. Türkiye ise Avrupa’dan daha güçlü ve gelişmiş bir ülke yaratacak malzemeye sahip.
10 YIL İÇERİSİNDE TÜRKİYE HİNDİSTAN VE ÇİN GİBİ OLUR
Ayrıca bana kalırsa, Avrupa Türkiye’yi asla kabul etmez. Çünkü Türkiye Müslüman bir ülke. AB ise Hıristiyanlara özgü bir kulüp. Ayrıca AB, Türkiye’nin birliğe girip de birliğin en büyük ülkelerinden biri olmasına da izin vermez. Biz Türkiye’nin AB’ye üye olmasının bir hakaret olduğunu düşünüyoruz. Türkiye NATO üyesi olarak kömünizmin Batı Avrupa’ya gelmemesi için herkesten çok hizmet etti, birçok fedakarlık yaptı. AB’ye önce alınması ve entegre edilmesi gereken ülke, Doğu bloğuna karşı savaşmış Türkiye olmalıydı.
Eski Doğu bloğu ülkelerinin AB'ye daha önce alınması Türkiye’ye karşı bir hakarettir. Ben Türkiye’nin şu an her zamankinden daha güçlü olduğuna inanıyorum. Türkiye’de demokrasi var, insan hakları kaydı artık iyi, Kürtler ile uzlaşma sağlandı, yasalarda liberalleşmeye gidildi, ekonomik altyapısı sağlam, Ortadoğu’da ve etrafındaki diğer ülkelerle iyi komşuluk ilişkileri kuruyor, pazarını büyütüyor...
Bence bu doğru yaklaşım. Böylece Türkiye AB ile yarışabiecek bir bölgesel güç olacak. 10 yıl içerisinde Hindistan, Rusya veya Çin gibi bir Türkiye göreceğemizi tahmin ediyorum.








Son Yorumlar