SİYASET >

Dünya

 

Amerikan Hakimiyetinin Geleceği (1)

Gönder

Yazdır

 

Diğer Aktörlerin Yükseldiği bir ortamda ABD nasıl ayakta kalacak?

Özet: ABD’nin bugünkü pozisyonu ile İngiltere’nin yüz yıl önceki konumları garip paralellikler gösterse de aralarında bazı temel farklılıklar mevcuttur. İngiltere’nin çöküşünün arkasında ekonomi vardı. ABD’nin ise aksine, dünyayı şekillendirecek gücü ve dinamizmi var, ancak siyasi işlevini geri kazandığı ve de ABD politikasına, diğer güçlerin yükselişiyle tanımlanan bir dünya düzenine hitap edecek bir doğrultu verdiği müddetçe…

Ferid Zekeriya Uluslararası Newsweek dergisinin editörüdür. Bu makale, Zekeriya’nın “Amerika Sonrası Dünya” adlı kitabından alınmıştır. (W.W. Norton and Company, Inc, ©2008 Ferid Zekerya)

22 Haziran 1897’de dünyanın değişik bölgelerinden yaklaşık 400 milyon insan, yani insanlığın dörtte biri, tatil ilan etmişti. O gün Kraliçe Victoria’nın tahta çıkışının 60. yıl dönümüydü. Elmas Yıldönümü (Diamond Jubilee) karada ve denizde beş gün sürmüş, en görkemli anını ise 22 Haziran’da gerçekleştirilen geçit töreni ve şükran sunumu oluşturmuştu. İngiltere’nin kendi kendini yöneten kolonilerinin yöneticileri ve dünyanın kalan diğer bölgelerinden gelen prensler, dükler, büyükelçiler ve sefirler de katılımcılar arasındaydı. 50,000 kişilik askeri geçit töreninde, Kanada’dan gelen süvari askerler, Yeni Güney Galler’den gelen süvariler, Nepal’den gelen karabinyerler, Bikaner’li deve birlikleri ve Nepal’li Gurkalar da bulunmaktaydı. Bir tarihçinin tabiriyle tam anlamıyla “Roma dönemi” gibiydi.

O zamanlar sekiz yaşında olan Arnold Toynbee, amcasının omuzlarına kurulmuş bir vaziyette, sabırsızca geçit törenini izliyormuş. Sonraları döneminin en iyi tarihçisi konumunu elde eden Toynbee o ihtişamlı günde izlediklerini “Cennetin ortasında öylece duran bir güneş gibiydi” şeklinde hatırlıyor. “O atmosferi hatırlarım, sanki dünyanın zirvesinde gibiydik ve orada daima kalacakmışız hissiyle zirveye ulaşmıştık. Ancak tarih diye adlandırdığımız bir şey vardır, ve tarih diğer insanların başına gelen pek hoş karşılanmayacak bir şeydir. Şundan eminim ki biz bunun dışındayız ve rahat olabiliriz.”

Tabii ki tarih İngiltere’ye de yapacağını yapmıştı. Günümüz çağının süper gücünü ilgilendiren temel soru da bu: Tarih ABD’yi de vuracak mı? Yoksa çoktan vuruyor mu? Hiçbir benzetme kesinlik arz etmez, fakat o zamanlar zirve dönemini yaşayan Britanya İmparatorluğu modern çağda, ABD’nin bugünkü pozisyonuna en yakın ülke olmuştur. Bu nedenle, değişim dinamiklerinin ABD’yi etkileyip etkilemeyeceği veya etkileyecekse bunun nasıl olacağı üzerinde düşüneceksek, İngiltere’nin tecrübelerine dikkat etmek durumundayız.

O günlerin bugün ile birçok benzerliği var. ABD’nin yakın zamanda Somali, Afganistan ve Irak’a müdahalesi on yıllar önce İngilizlerin bulunduğu askeri müdahalelerle büyük benzerlik taşıyor. Dünya arenasında gerçek anlamda tek küresel güç olmanın getirdiği stratejik zorluk açısından da iki ülke arasında çarpıcı bir benzerlik var. Ancak bunun yanında bugünkü ABD ve o dönemin İngiltere’si arasında temel farklılıklar da mevcut. Süpergüç olarak statüsünü korumaya çalışan İngiltere için en belirgin zorluk siyasi değil ekonomik nitelikliydi. ABD için ise tam tersi geçerli.

Zeki tercihler ve ince diplomasi sayesinde İngiltere on yıllar boyunca nüfuzunu devam ettirebilmiş hatta yayabilmiştir. Fakat nihayetinde, güçlü konumunun- ekonomik ve teknolojik dinamizminin- aşındığı gerçeğini değiştirememiştir. İngiltere yavaş yavaş ancak amansızca kan kaybetmişti. Bugünün ABD’si ise oldukça farklı bir sorunla karşı karşıya kalmış durumda. ABD ekonomisi (mevcut krize rağmen), diğerleri ile karşılaştırıldığında ciddi anlamda güçlüdür. Amerikan toplumu da güçlüdür. Ancak güçlü olmayan, ülkeyi geleceğe dönük sağlam temellere oturtacak oldukça basit reformları hayata geçiremeyen ve fonksiyonunu yitirmiş ABD siyasi sistemidir. Washington, etrafında zuhur eden yeni dünyayı görmemekte, ABD politikasını yeni çağa uydurabileceğine dair pek de sinyal vermemektedir.

İngiltere’nin Gerilemesi

Bugün, İngiliz İmparatorluğu’nun büyüklüğünü tahmin etmek bile çok zor. Zirve dönemindeyken, dünyanın kara ve nüfus itibariyle dörtte birini elinde bulunduran Londra’nın sömürge, toprak, üs ve liman ağı bütün dünya geneline yayılmıştı. İmparatorluk tarihteki en güçlü deniz kuvveti olan Kraliyet Donanması tarafından korunuyor, okyanusta 170,000 deniz mili uzunluğunda, hava ve karada ise toplam 662,000 mil uzunluğundaki kablolar vasıtasıyla imparatorluk içinde bağlantı sağlanıyordu. İngiliz gemileri, telgraf ile birlikte ilk küresel iletişim ağının gelişme sürecini kolaylaştırmış, demiryolları ve kanallar ise (en önemlisi Süveyş Kanalı) sistem arasındaki bağlantıyı daha da güçlendirmişti. Bütün bunlar sayesinde İngiliz İmparatorluğu ilk gerçek küresel pazarı yaratabilmişti.

Amerikalılar sıkça kendi kültürleri ve fikirlerinin cazibesinden bahsederler, ancak “yumuşak güç” gerçekte İngiltere ile başlamıştır. Tarihçi Claudio Véliz, on yedinci yüzyılda o dönemin iki emperyal gücü olan İngiltere ve İspanya’nın her ikisinin de Batı’daki kolonilerine fikirleri ve eylemlerini ihraç etmeye çalıştığını vurgular. İspanya Yeni Dünya’yı elinde tutabilmek için Karşı-Reform (Counter-Reformation) istemiş, İngiltere ise daha fazla ilerlemek için dini çoğulculuk ve kapitalizmi arzulamıştır. Neticede görüldüğü üzere İngiliz fikirleri daha evrensel bir yer tutmuştur. Gerçekte İngiltere, insanlık tarihinde kültür ihracını en başarılı şekilde gerçekleştiren ülke olmuştur. Amerikan rüyasından önce, tüm dünyada izlenen, özenilen ve taklit edilen bir İngiliz yaşam tarzı vardı. Yine İngiliz İmparatorluğu sayesinde, İngilizce, Karayiblerden Cape Town ve Kalküta’ya kadar geniş bir bölgede konuşulan bir dünya dili olmuştu.

Haziran 1897’de bunların hepsi değil ama çoğu kabul gören gerçeklerdi. Kendi imparatorluklarıyla Roma’yı özdeşleştirenler yalnız İngilizler değildi. Paris’te çıkan Le Figaro Roma’nın, “Kanada, Avustralya, Hindistan’da Çin denizlerinde, Mısır’da, Orta ve Güney Afrika’da, Atlantik’te ve Akdeniz’de halklar yöneten ve onların çıkarlarını yönlendiren ‘Güç’ (İngiltere) ile eşit olduğunu belki de gerisinde kaldığını dile getirmişti. Berlin’de çıkan Kreuz gazetesi ise imparatorluğu “neredeyse saldırmak imkansız” şeklinde nitelendiriyordu. Atlantik’te ise New York Times şu şekilde övünüyordu: “Biz, kaderinde açık ve net bir şekilde bu gezegen üzerinde hakimiyet kuracağı yazılı görünen Büyük Britanya’nın bir parçası, hem de büyük bir parçasıyız.”

Ancak İngiltere’nin yere göğe sığdırılamayan konumu göründüğünden daha zayıf idi. Elmas Jübile’nin üstünden daha iki yıl geçmişti ki, İngiltere, çoğu akademisyene göre ülkenin gücünün azalması sürecini başlatan Boer Savaşı’na girdi. Londra savaşı çok az hasarla kazanacağından emindi. Sonuçta İngiliz ordusu, Sudan’daki dervişlerle yapılan benzer bir savaşı kazanmıştı. Omdurman Savaşı’nda İngilizler kendilerinden 48 kayıp verirken sadece beş saat içinde dervişlere 48,000 kişilik kayıp verdirmişti. İngiltere’deki çoğu kimse Boerlere karşı zaferin daha kolay kazanılacağı kanaatindeydi. Parlamento üyelerinden birinin tabiriyle nihayetinde “30,000 çiftçiye karşı Britanya İmparatorluğu” idi.

Görünüşte savaş erdemli bir gerekçe uğrunda yapılıyordu: Boerli yöneticilerce ikinci sınıf vatandaş muamelesi gören Boer cumhuriyetlerindeki İngilizce konuşan insanların haklarını savunmak. Ancak 1886 yılında bölgede altın bulunduğu ve bu cumhuriyetlerin dünya altın arzının dörtte birini ürettiği Londra’nın dikkatinden kaçmıyordu. Zaten önleyici bir saldırıda bulunan Boerler oldu ve böylece 1899’da savaş başladı.

Başından beri her şey İngiltere aleyhinde gelişti. İmparatorluk fazlasıyla adama ve silaha sahipti, savaş alanınına da en iyi generallerini (Omdurman’ın kahramanı Lord Kitchener de dahil) yerleştiriyordu. Ama Boerler kendilerini yürekten savunuyorlar, arazi yapısını da iyi biliyorlar ve de vur-kaç’a dayalı başarılı gerilla taktikleri uyguluyorlardı. İngiliz ordusunun askeri üstünlüğü savaş alanında çok bir şey ifade etmiyordu, komutanlar, köyleri yakmak, sivilleri toplama kamplarına (dünyada ilk kez) sürmek ve daha daha fazla asker göndermek gibi acımasız taktiklere başvuruyorlardı.

Boerler İngiliz ordusuna ebediyen karşı koyamazlardı ve 1902 yılında teslim oldular. Ancak gerçek anlamda Britanya savaşı kaybetmişti. 45,000 kayıp vermiş, yarım milyar pound harcamış, ordunun gücünü sonuna kadar zorlamış ve savaş kabiliyetindeki muazzam bozulma ve beceriksizliğin farkına varmıştı. Acımasız savaş taktikleri sebebiyle dünyanın gözünde de itibarını kaybetmişti. Ülke dahilinde bütün bunlar İngiltere’nin küresel rolü konusunda bölünmeler yaratmış veya varolan bölünmeleri ortaya çıkarmıştı. Ülke dışında ise, Fransa, Almanya ve ABD gibi diğer büyük güçlerin hepsi Londra’nın eylemlerine karşı bir tutum sergilemişti. Tarihçi Lawrence James’in 1902 yılında İngilizlerle ilgili dediği gibi “Dostları kalmamıştı.”

Bugüne dönersek; Askeri açıdan alt edilemez başka bir süpergüç Afganistan’da kolay bir zafer kazanmış ve sonra da yine kolay olacağını düşündüğü bir savaşa girmiştir, bu seferki Saddam Hüseyin’in Irak’taki dışlanmış rejimine karşıdır. Sonuç ise hızlı bir askeri zaferin ardından, siyasi ve askeri engellerle dolu olmakla birlikte yoğun bir uluslararası muhalefete maruz kalan zorlu bir mücadele olmuştur. Yapılan benzetme aşikar: ABD İngiltere, Irak savaşı ise Boer savaşıdır ve dolaylı olarak da ABD’nin geleceği karanlık görünmektedir. Irak’taki netice ne olursa olsun, kayıplar muazzam düzeydedir. ABD çok fazla yayılmış ve aklı başından gitmiştir, ordusu baskı altında kalmış ve ABD’nin imajı lekelenmiştir. İran ve Venezüela gibi haydut devletler ile Çin ve Rusya gibi büyük güçler Washington’un savruk ve talihsiz durumundan istifade etmektedirler. Aşina olduğumuz emperyal bir çöküş tekrardan sahneleniyor, yani tarih tekerrür ediyor.

Uzun Süren Bir Veda

Ancak, görünüşteki benzerlikler ne olursa olsun, şartlar aynı değil. İngiltere tuhaf bir süpergüç idi. Tarihçilerce, “Londra’nın kaderini değiştirmek için bazı dış politikaları nasıl uygulayabilirdi” konusu üzerine yüzlerce kitap yazıldı. “Keşke Boer savaşına girmeseydi” der bazıları. Diğerleri ise, “keşke Afrika’nın dışında kalsaydı” der. Tarihçi Niall Ferguson ise tartışma yaratacak bir üslupla, İngiltere I. Dünya Savaşı dışında kalsaydı (İngilizlerin katılımı olmasaydı dünya savaşı olmayabilirdi) büyük bir güç olarak pozisyonunu koruyabilirdi, şeklindeki fikrini öne sürer. Bu tarz bir mantıksal çıkarımın bazı doğru tarafları vardır; ama olayları tarihsel bağlamda değerlendirmek için, tarihe başka bir açıdan bakmak lazım gelir. İngiltere’nin uçsuz bucaksız imparatorluğu eşi benzeri görülmemiş şartların ürünüdür. İnsanı hayrete düşüren bu imparatorluğun çökmesi değil, çökerken bile hakimiyetini sürdürebilmiş olmasıdır. Zamanla kan kaybına uğrayan İngiltere’nin kartlarını nasıl oynadığını anlamak, ABD’nin önünde uzanan yola da ışık tutacaktır.

İngiltere yüzyıllar boyunca bir refah ülkesi olmuştur (bu zamanın çoğunda da aynı anda bir süpergüç), ancak ekonomik güç olması bir nesildan çok az fazla süregelmiştir. Gözlemciler sıkça, İngiltere’nin zirve noktasını, Elmas Jübile gibi büyük emperyal organizasyonların olduğu döneme dayandırma yanlışına düşerler. Esasında, 1897’ye gelindiğinde imparatorluğun en iyi yılları çoktan geride kalmıştı. Gerçek zirve dönemi bir nesil öncesinde yani 1845’ten 1870’e kadar olan dönemdeydi. O zamanlar dünya çapındaki GSYH’nin yüzde 30’unu elinde bulundurmakta, enerji tüketim oranı ABD’nin beş katı Rusya’nın ise 155 katı idi. Dünya ticaretinin beşte biri ve sanayi üretiminin beşte ikisini elinde tutmaktaydı. Bütün bunlar sayıları dünya nüfusunun yüzde ikisine tekabül eden insanlar ile başarılmıştı.

1870’lerin sonuna doğru ABD endüstriyel anlamda İngiltere ile eşit konuma gelmiş ve 1880’lere kadar da geçmişti, 15 yıl sonra da Almanya geçecekti. I. Dünya Savaşı’na kadar ABD ekonomisi İngiltere ekonomisinin iki katı, Fransa ve Rusya’nınki ise daha gelişmiş idi. 1860’ta dünyadaki demirin yüzde 53’ünü üretirken (o zamanlar endüstriyel gücünün bir göstergesi) 1924’e kadar yüzde 10’dan daha azını üretmeye başlamıştı.

Elbette ki I. Dünya Savaşı sürecinde siyasi açıdan Londra hala dünyanın başkenti konumundaydı, iradesi eşsiz ve dünya genelinde karşı konulmaz bir boyuttaydı. İngiltere imparatorluk sürecine milliyetçilik hareketleri başlamadan önce girmişti ve bu sebeple uzak diyarların üzerinde yönetim kurmasının ve bunları muhafaza etmesinin önünde çok az engel bulunmaktaydı. Deniz gücüne rakip olacak kimse yoktu ve bankacılık, gemicilik, sigorta ve yatırım alanları kontrolü altındaydı. Londra hala dünya finans merkezi olarak konumunu korumakta ve sterlin dünyanın rezerv parası olmaya devam etmekteydi. 1914’te bile İngiltere kendine en yakın rakibi Fransa’nın iki katı, ABD’nin ise beş katı kadar dış yatırımlara sermaye aktarabilmekteydi.

Esasında İngiliz ekonomisi düşüş içindeydi ve büyüme oranları I. Dünya Savaşı’na uzanan yıllarda yüzde ikinin altına düşmüştü. ABD ve Almanya ise bu esnada yüzde beş oranında büyümekteydi. İlk Sanayi Devrimine öncülük etmiş olan İngiltere ikincisini gerçekleştirmede pek de ustalık gösteremedi. Ürettiği mallar gelecekten ziyade geçmişe dönüktü. Mesela 1907’de ABD’nin ürettiğinden dört kat daha fazla bisiklet üretirken, ABD 12 kat daha fazla araba üretmekteydi.

Çöküş döneminin başlamasından bu yana uzmanlar İngiltere’nin bu sürece girmesinin nedenlerini tartışmışlardır. Bazıları jeopolitik, bazıları ise yeni tesislere ve ekipmanlara yönelik yatırımın azlığı ve işçi-işveren arasındaki kötü ilişkiler gibi ekonomik faktörler üzerine yoğunlaşmıştır. İngiliz kapitalizmi eskiye dönük olmasının yanında kabuk bağlamış, Almanya’da ve ABD’de kitlelere işveren fabrikalar yaygınlaşırken, İngiliz sanayileri usta zanaatkarlarla iş gören küçük ev sanayii teşebbüsleri olarak kurulmuştur. Bunun yanında, büyük kültürel sorunlara işaret eden emareler de vardı. Refah içindeki imparatorluk uygulamalı eğitimin üstüne düşmüyor, İngiliz toplumu’nda toprak sahibi aristokrat kesim sebebiyle feodal kast sistemi hüküm sürüyordu.

Belki de esasında bu tür başarısızlıklar çok da ehemmiyet arz etmiyordu. Tarihçi Paul Kennedy, 19. yüzyılda İngiltere’ye hakimiyeti getiren hayli olağan dışı durumları açıklamaktadır. Ülkenin sahip olduğu güç, coğrafya, nüfus ve kaynaklar göz önüne alındığında, İngiltere haklı olarak dünya genelindeki GSYH’nin yüzde 3 veya 4’üne sahip olma beklentisi içinde olabilirdi ancak bu pay beklenilenin on katı fazla bir düzeye yükseldi. Bu olağan dışı durumlar baş göstermez olduğunda, ki o dönemde diğer Batılı ülkeler sanayileşme açısından aynı düzeye gelmiş, Almanya birliğini tamamlamış ve ABD Kuzey-Güney sorununu çözmüştü, İngiltere’nin düşüşe geçmesi kaçınılmazdı. Bunu 1905’te net olarak görebilen İngiliz devlet adamı Leo Amery “Bu küçük adalar, hızlı bir şekilde bu kadar büyük ve zengin birer imparatorluk haline gelen ABD ve Almanya’ya karşı uzun vadede kendilerini nasıl savunacaklar?” soruyor ve ekliyordu: “40 milyon insanla neredeyse iki katımız olan devletlere karşı nasıl rekabet edebiliriz? Bugün Amerikalıların da Çin karşısında sordukları sorunun aynı.

İngiltere, ince strateji ve iyi diplomasiyi birleştirerek, ekonomik hakimiyetini kaybetmesinden sonra dahi, on yıllarca önde gelen bir dünya gücü olarak pozisyonunu korumayı başarmıştır. İlk zamanlarda güç dengesinin el değiştirdiğini gören Londra etkinliğini yıllarca yayacak kritik bir karar aldı: ABD ile çatışmak yerine onun yükselişiyle uyum sağlamayı tercih etti. 1880’lerden sonraki on yıllar boyunca, Londra büyüyen ve iddialı olan Washington karşısında her konuda teslimiyet sergiledi.

Tabii, İngiltere için, daha önce iki savaş yaptığı ve iç savaş döneminde ayrılıkçılarına karşı sempati duyduğu eski sömürgesine ipleri bırakmak hiç kolay değildi. Ancak bu stratejik açıdan ustaca bir iş ortaya koydu. İngiltere ABD’nin yükselişine direnseydi tüm taahhütlerinin ağırlığının altında ezilecekti. Geri kalan yarım asırdaki hatalarına rağmen, Londra’nın Washington’a dönük stratejisi, ki 1890’lardan bu yana her İngiliz hükümeti bunu takip etmiştir, İngiltere’nin dikkatini diğer kritik cephelere verebilmesi demekti. İngiltere dünyayı kilitleyebileceği söylenen “beş anahtar” yani Singapur, Ümit Burnu, İskenderiye, Cebelitarık ve Dover gibi yol ve geçitleri elinde blundurarak denizlerin hakimi olma özelliğini korudu.

İngiltere yıllar boyunca imparatorluğu üzerindeki hakimiyetini devam ettirmiş, dünya çapında etkinlik alanını korumuş ve bunu yaparken çok az direniş ile karşılaşmıştır. (I. Dünya savaşı sonrasında anlaşma ile, çoğunluğu Ortadoğu’da olmak üzere 1.8 milyon mil karelik toprak ve 13 milyonluk yeni halklar kazanmıştır) Yine de siyasi rolü ve ekonomik kapasitesi arasındaki boşluk giderek açılıyordu. 20. yüzyıla kadar imparatorluk, İngiliz hazinesi üzerinde büyük bir sömürü idi. Ancak zaman artık israf zamanı değildi. İngiliz ekonomisi sendeliyordu. I. Dünya Savaşı 40 milyar dolara mal olmuş ve bir zamanlar dünyanın önde gelen alacaklısı İngiltere iç üretimin yüzde 136’sına tekabül edecek kadar borca batmıştı. 1920’lerin ortalarına kadar sadece faiz ödemeleri hükümet bütçesinin yarısını götürmekteydi. 1936’lara kadar Almanya’nın savunma harcamaları İngiltere’ninkinden üç kat daha fazla idi. İtalya’nın Habeşistan’ı işgal ettiği yıl Mussolini Libya’ya 50,000 diğer bir ifadeyle Süveyş Kanalı’nı koruyan İngiliz birliklerinin sayıca on katı kadar asker konuşlandırıyordu. Faşist kuvvetlerle yüz yüze gelen1930’lardaki İngiliz hükümetlerini mücadele etmekten ziyade sağduyulu düşünmeye ve yatıştırma politikasına (appeasement) teşvik eden şartlar, 700,000’den fazla genç İngilizin ölümüyle sonuçlanan yakın zamanda gerçekleşmiş bir savaş ve bahsi geçen ekonomik durum idi.

II. Dünya Savaşı İngiliz ekonomik gücünün tabutuna çakılan son çiviydi: 1945’te ABD’nin GSYH’si İngiltere’ninkinden on kat fazlaydı. O süreçte dahi ülke, en azından Winston Churchill’in neredeyse insanüstü enerji ve çabası sayesinde, oldukça nüfuz sahibi bir ülke olarak kalabilmiştir. ABD’nin, müttefiklerinin ekonomik masraflarını karşıladığı ve Rusya’nın savaşta en fazla kaybı verdiği düşünüldüğünde, İngiltere’nin de savaş sonrası dönemin kaderini belirleyen üç büyük güç içinde yer alabilmek için ne büyük bir irade ortaya koyduğu görülmektedir. (Franklin Roosevelt, Joseph Stalin ve Churchill’in Şubat 1945’te Yalta konferansında çekilen fotografları bir parça yanıltıcıdır: Yalta’da “büyük üçlü” yoktur, “büyük ikili” ve de buna ek olarak kendini ve ülkesini oyunun içinde tutabilmiş bir siyaset müteşebbisi vardır.)

Tabii bunun da bir maliyeti olacaktı. Londra’ya verdiği krediler karşısında ABD İngiltere’den, Kanada, Karayip, Hint Okyanusu ve Pasifik’te düzinelerce üs elde etti. Parlamento üyelerinden biri bununla ilgili olarak “Britanya İmparatorluğu, tek umudumuz olan Amerikalı tefeciye devredilmiştir” demişti. Ekonomist John Maynard Keynes, Ödünç verme-Kiralama Kanunu’nu (Lend-Lease Act) “Britanya’nın gözünü çıkarmaya” dönük bir girişim olarak yorumlamaktadır. Duygusallığa çok yer vermeyen gözlemciler geçiş sürecinin kaçınılmaz olduğunu görüyorlardı. O dönemin seçkin tarihçisi Toynbee Britonları “ABD eli diğer alternatifler olan Rusya, Almanya ve Japonya’nınkinden daha hafiftir” diye teselli ediyordu.


(Foreign Affairs, Mayıs-Haziran 2008, Ferid Zekeriya, The Future of American Power)